KANALIMIZA ABONE OL

YEREL BASINA DESTEK OL

 


EDİTÖR

SAYFA EDİTÖRÜ

 Uğur ALTUNER
 editor@kayserihaber.com.tr

   


CEYHUN ÜSTEN


ÇANKIRI’YA İKİNCİ YOLCULUK…

NEŞTER – Ceyhun ÜSTEN


Sevgili Dostlarım;

Ne işaret bilinmez,

Hikmetini ancak Yüce Yaradan bilir sabah namazı öncesi gördüğüm rüyada yıllar evvel bir arkadaşımın babasının cenazesi için gittiğimiz Çankırı’nın Kurşunlu ilçesine bağlı Kızılca köyüne gidip geldim…

Gerçekten hayret verici bir durum zira bu olayı üzerinden yaklaşık 20 yıl geçti erenler…

Ve bu fakir artık günün yoğunluğundan,

Gündelik hayatın meşgalelerinden,

Hayat şartlarının ağırlığından

Neredeyse akşam yediğini unutur hale geldi…

Ama 20 yıl önce gidip sadece birkaç saat kaldığı Kızılca Köyü’nü hafızaya kaydetmiş ve rüyada gidip orayı ziyaret ediyor…

Evet sadece birkaç saat kalıp geri dönmüştük.

Zira o yıllarda Ankara’da ikamet etmekteydik…

Arkadaşımızın babasının aniden hastalanıp üç ay içinde kanser teşhisiyle tanışıp hızla ölüme gidişine gerçekten çok üzülmüştük…

Doğrusu sağlığında tanı fırsatım olmamıştı lakin arkadaşımız Ö. Çok sık bahsederdi babasından.

Ve hep özleme, övgü ile söz ederdi…

Bizde vefatını öğrenince arkadaşımızı da acılı gününde yalnız bırakmak adına yola revan olmuştuk.

Doğrusu Çankırı’ya da, Kurşunlu ilçesinde de ilk kez gitmekteydim erenler…

Yol boyunca düşündüğüm şey ise ademoğlunun bunca çaresizliği ve geçiciliğine rağmen hayata karşı olan pervasızlığı idi.

Şair Haydar Ergülen’in dediği gibi ademoğlu gerçekten de kısaydı ve de umarsızdı!

Bu düşüncelerle ilerleyip nihayet Kızılca köyüne varmıştık…

İlginç bir bölge idi burası…

Karadeniz bölgesi ile İç Anadolu Bölgesi arasında bir geçiş iklimi gibiydi adeta.

Zaten Kurşunlu ilçesine komşu olan Bayramönü ve Ilgaz neredeyse tamamen Karadeniz iklimine sahipti…

Kızılca köyü de ormanlık yeşili bol cennet gibi bir köydü yarenlerim…

Lakin sanırım beni en çok üzen ve etkileyen yanı bütün bu cennet güzelliklerine rağmen köy neredeyse yarı yarıya azalmış.

Evlerin çoğu metruk bir viraneyi andırıyordu…

 Özellikle köy meydanındaki konak çok dikkat çekiciydi...

Belli ki vakti zamanında köyün en güzel eviymiş!

Lakin görünüşe göre oda terk edilmişti!

Zira evde kimse yaşamıyor gibi camları kırık ve perdesizdi.

Bu evi bırakanlar temelli bırakmış ve ev bundandır ki yapayalnız ve kederli duruyordu…

Kızılca köyüne bu adı neden vermişler acaba?

Ne kızıl?

Neden kızıl?

Niye kızıl?

Gün boyu beynimi kemirip durdu bu sorular yarenlerim !

Lakin cenaze ortamında herkes hüzünlü!

Nereden bileyim, kime sorayım?

Ayrıca kimseyi tanımıyoruz köyde.

Bir Ö. Tanıyoruz o da tabutun başından ayrılmıyordu.

Kopamıyordu babacığından.

Köye vardığımızda köyün kadınlar tek katlı, bahçesinde sebzeler dikili eski bir köy evinin önünde bekleşiyorlar ve büyük çoğunluğu siyah ferace giymiş.

Erkekler ise biraz daha ötede camii ve musalla taşı arasında ikindi vaktini bekliyorlar...

Kadınlar ağlaşıyorlar içten içe, sessizce.

Fakat bizim köylerde olduğu gibi yüksek sesle kendini paralayıp ağıtlar yakan yoktu…

Sanırım ağıt yakma geleneği yoktu bu bölgede…

Bizde bir köşeye durup ezanın okunmasını bekledik.

Pek tabii cenaze ortamı olduğu için kimsede gelip ilgilenmedi bizimle.

Köylü teyzelerin konuşmaları duyuluyordu bulunduğumuz yerden.

Kendi aralarında konuşuyorlar.

Kimi otuz yaşında kaybettiği oğlundan,

Kimi küçük yaşta toprağa verdiği kızından söz ediyordu.

Anlamıştık ki herkes kendi ölüsüne ağlıyor aslında.

Ancak ilk göze çarpan şey köyde kalan nüfusun yaş ortalamasının yüksek oluşu idi.

Yani o mübarek kuşak,

Bereketi kendinden menkul olan kuşak.

Hâlâ köyde yaşamaya ve üretmeye devam ediyordu.

Etrafa göz gezdirirken bahçelerde gezinen ördek, tavuk, hindi çeşitleri dikkatimi çekmişti.

Öte yandan yıkık dökük bir köy evinin önündeki rengârenk çiçekler ve etrafa yaydıkları misk-i amber kokuları beni benden almıştı erenler…

Kızılca köyünde evler omuz omuza vermiş,

Adeta hasretle kucaklaşırcasına yapılmıştı.

Bu görüntü “Bu uzak orman köyünde insanlar belli ki vakti zamanında yalnızlıklarını böyle gidermişler…” diye düşündürmüştü bu fakire…

Biber, domates ve diğer sebzeler dallarında yıkılıyordu âdeta!

Bolluk ve bereket,

Ocağı tüten her evin bahçesinde görülse de yarenlerim,

Kapısına kilit vurulmuş evler içimi sızlatmış, yüreğimi burkmuştu.

Şu eli nasırlı dili dualı kadınlar,

Bu siyah feracelere bürünmüş, akça pakça baş örüleri ile dünün son örnekleri gibi duran analarımız bu köylerin son bekçileri gabiydiler adeta…

Yılların yükünü omuzlayıp ninelerinden, analarından gördükleri şu siyah feracelerinin içindeki teyzelere hayranlıkla bakıyorduk.

Ve vakur hareketlerle cigarasından bir nefes daha çekip, sıranın çok yakıda kendisine geleceğini düşünen amcaların dik duruları insana güven veriyordu…

 Ancak bu kuşak bittiğinde Anadolu’da bazı şeylerin de biteceği o kadar ayan- beyan göze çarpıyordu ki dostlarım!

Ama olsanız gönül gözünüzle yine görürdünüz bu hazin tabloyu.

Bu insanlar birkaç yıl içinde Kızılca Köyü’ne ait her ne varsa beraberlerinde alıp dünya değiştireceklerdi…

Zira cenaze daha toprağa verilmeden şehirdeki evine dönen ve dönmek isteyen yeni yetmeleri görünce ciddi manada tadımız kaçmıştı…

Hele de akraba sıfatı ile şehirlerden kalkıp gelmiş bir çok molozun mezara gitmeden, onu cami avlusunda uğurlayıp alelacele şehre kendi hayatlarına dönüşlerini gördükten sonra fena hâlde canımız yanmıştı…

Bir kez daha hayatın anlamsızlığını,

İnsanların vefasızlığını,

Dünya nimetlerinin geçiciliğini yaşayıp tecrübe etmiştik erenelr…

Ve hep bir ağızdan “Eee insan ölmeye görsün!”

Ve arkadaşlarla köyden ayrılırken;

İçimce köyü ayakta tutan teyzelere – amcalara “Direnin teyzeler, dayanın amcalar.‘

Zamanın ruhuna direnin ve ne olur daha fazla yaşayın, çok yaşayın.

Bu cennet beldeyi kaderine terk etmeyin ” diye mırıldanıp dualar etmiştim.

Aradan tam 18 yıl geçti yarenlerim.

Çok uzun zamandır Ö. İle de görüşme fırsatımız olmadı.

Ve bu fakir Teheccüt Namazı ile Sabah namazı arasındaki 30 dakikalık kestirmede Kayseri şehir merkezinden kakıp taa Kızılca Köyüne gitti…

Neye yormalı,

Nasıl yorumlamalı bilemiyorum.

İnşallah hayırlara vesile olur erenler!

Ancak merak etmeden de edemedim.

Acaba o gün Kızılca köyünde gördüğümüz amca ve teyzelerden hayatta kalan var mıdır?

Köyün bugünkü hali nicedir?

Kaçar adım köyü terk edenlerden geriye dönen oldu mu?

Köyün merkezindeki o konak hala ayakta mı?

Ve 20 yıl sonra o yemyeşil köye neden Kızılca adını vermişler?

Takdir erdesiniz ki bütün bu sorulara 30 dakikalık uyku içinde gördüğüm kısacık rüyada cevap bulmam mümkün değildi.

Gürkan Ofis Mobilyaları