KANALIMIZA ABONE OL

YEREL BASINA DESTEK OL

 


CEYHUN ÜSTEN


NE HAYAL ETTİK, NEYE RAZI OLDUK…

NEŞTER – Ceyhun ÜSTEN


Sevgili Dostlarım;

John Steinbeck’in tartışmasız en büyük eseri olan ve ona Pulitzer ödülünü kazandıran ‘Gazap Üzümleri’ kitabı 1939’da ilk kez yayınlandığında şok etkisi yaratmış ve büyük tartışmalara yol açmıştı.

Tüm dünyayı etkileyen ‘Büyük Buhran’ döneminde, tarımın kapitalistleşmesi ve krizler yüzünden yoksullaşan ve mülksüzleşen yığınların ayakta kalma mücadelesinin anlatıldığı bu destansı romanda Steinbeck, açlık, sefalet ve zorbalık yüzünden evlerini terk edip yollara düşmek zorunda kalan binlerce işçi ailesinden birine odaklanıyor.

Boşa çıkan umutların, hüzne dönüşen sevinçlerin arasında insanlığın direncini ve onurunu çarpıcı bir dille anlatan, kapitalizmi iliklerine kadar eleştiren Gazap Üzümleri, 20. yüzyılın en önemli eserlerinden biridir hiç şüphesiz erenler.

Peki, nerden çıktı bu giriş şaşkınlığınızı görür gibiyim.

Herkes ekonomik sıkıntılardan,

Geçinmekte zorluk çektiğinden,

Alım gücünün düşmesinden,

Marketlerde gün aşırı değişen etiketlerden,

Doların 10, çeyreğin 1000 lirayı görmesinde dem vurup fakir edebiyatı ile kafa şişirirken,

Diğer yanda ellerinde binlerce liralık telefonlara gömülerek sosyal medya da sörf yaparken

‘Gazap Üzümleri’ romanından beyaz perdeye aktarılan sahneler canlandı hafızamda.

O sahnelerde hayat bulan gerçek sefalet ve günümüz insanının sözde sefaleti.

Sözde diyorum zira bunca yakınma ile kafa şişiren insanların

Lüx ve keyiflerinden taviz vermez arsızlıkları çileden çıkarıyor bu fakiri.

Neyse sanırım bu kısır döngü hiç noktalanmaz bu ülkede…

Dostlarım;

Heidegger:

Sormak, düşünmenin dindarlığıdır” ifadesini kullandığında nerden yola çıktı hiçbir fikrim yok.

Lakin kanaatim odur ki sorular ve cevaplar ehemniyetini kaybettiğinde herkes ayın anda haklı görünmektedir…

Ne soru sahibinin ulaşmak istediği bir nokta,

Ne de cevap veren tarafın ulaşılabilecek herhangi bir yeri vardır.

Ortaya çıkan çok bilinmeyenli denklem ise dehşetli bir kaybolmaktan başka bir şey değildir…

Hiçliklerin ortalıkta salındığı bu arapsaçı durumu ise biz orta zeka düzeyindeki şahsiyetler ‘Denge’ zannederek kendimizi avutma yoluna gideriz…

Oysa birbirimizin lehine bu dengeyi bozarsak,

‘Haklı’ ya da ‘Haksız’ olmak bir mana, bir kişilik kazanır.

‘Düşünce’ denilen efsunlu sarkaç işte o an derinleşir.

Farkındayım

Gazap Üzümleri’ nin sanatsal girişinin ardından bu kez da felsefik bir giriş oldu ve sizler daha yolun başında sıkıldınız…

Hayır, yazıyı okumaktan vazgeçmeyin!

Devam edin yarenlerim;

Bakalım yarı kaçık ruh halinde tuşlara dokunarak

Düşüncelerini filtre etmeye çalışan bu adam ne anlatmak istiyor size…

Yarenlerim;

Ben fakire göre ülkemizde birileri ‘Düşünce’ nin yerini siyasi tiyatroya bırakmasını istiyor.

İlk gazetenin insanlarımızın eline ulaştığı günlerden bugüne kadar

Her zaman siyasetçilerin verdiği sufleleri beklemeden tek kelime yazamayan,

Daha doğrusu yazmayan gazetecileri hepimiz bilir, tanırız!!!

Doğrusu günümüz şartlarında çok anormal de değil bu durum…

Yani şaşılacak bir şey yok.

Garip olan her geçen gün siyasi tiyatroların gerçeğin yerini almaya doğru gitmesi.

Bu aşamadan sonra artık

Toplum değil, toplumsallık,

Gerçek değil, gerçekçilik,

Kişilik değil, kişisellik ön plana çıkmakta erenler…

Kısacası siyaset arenası özneyi tarih yapma çabasını nihayetlendirmiş,

Ve ziyadesi ile de başarılı olmuştur…

Yarenlerim sizlerde ayrımına varabildiniz mi? bilmem

Lakin kanımca ‘Fanatik’ kavrayışların çağındayız.

Kavranılan ve benimsenen söylemler sürekli farklılaşırken,

Fanatizm bu denklemdeki tek sabit olarak kalan oluyor…

Ve dahi sözün ve eylemin etkisini azaltan,

Hatta yok eden ise kanaatimce süratli kimlik değişimleri ve özgüven tedariki için resmi söyleme yaklaşma ihtiyacı olmaktadır.

Garip bir akışkanlık;

Öyle ki bir tür sürüklenme sayılabilecek hareketlilik içerisinde

Kelimeler anlamlarını taşıyamaz hale gelir.

Ardından herkes birbirine bakar ve bu ölü toprağının hangi mevtaya ait olduğunu tartışır.

Ve şaşkınlıkla sorarlar:

Yakınınız mıydı?

Dostlarım;

Paranoya,

Tehdit,

Hayal kırıklığı,

Güvenlik endişesi…

Şeklinde uzayıp gidecek listede yer alan bu kavramlar son yıllarda ülkemizin atlattığı,

Ya da atlatmaya çalıştığı badirelerden arta kalanlardır.

İşte bu elimizde kalanlarla iki şey yapabiliriz diye düşünmekteyim…

Bu kavramların tamamını kullanıp ortaya yüzeysel, ürkek ve renksiz bir toplum çıkartıp;

Tarihin akışı içinde dirençsiz bir Türkiye inşa edebiliriz…

Veya paranoya yerine tedbir,

Tehdit yerine teklif,

Hayal kırıklığı yerine yeni bir başlangıç,

Güvenlik endişesi yerine, endişenin güvenliğini ikame ederek daha güçlü ve geleceğe güvenle baka bir ülke olarak dik duruşumuzu sağlamlaştırabiliriz…

Ancak şu da akıldan çıkartılmamalı ki erenler

Bizler bu karar anına ülkemizdeki ‘İslami Dönüşüm’ ün imkansız olduğuna sistem tarafından inandırılarak geldik.

Ben fakire göre ‘İslami Dönüşüm’ yerine ‘Kentsel Dönüşüm’ e razı olduk.

Kızlarımızın başörtülü olarak üniversitelere girebilmeleri ile mutlu olup,

Girilen o üniversitelerin niteliğini hiç umursamadık.

Ve gelinen noktada kavganın tam ortasında olmanın direnci de yok olunca,

Kavgasız ama tam ortada bir hedef tahtası olarak kendimizi bulduk.

Bugünlerde ise ‘İslami Kalmak’ ile ‘Milli Olmak’ arasında bir nüans olduğu fikri bilinç altımızda yavaş yavaş yeşerip filizlenmekte…

Hal böyle olunca da Türkiye’nin mevcudiyetini koruması adına sormamız gereken sorular yerini bulamıyor.

Çünkü hala cevaplarla ne yapacağımızı kestiremiyoruz!

En hazini de yarenlerim;

Bizim büyük çaresizliğimizin umutlarımızdan korkmak olduğu gerçeği ile yüzleşiyoruz…

Ve burun buruna kaldığımız görüntüden korkuyoruz.

Tıpkı gölgesinden korkan yalancı kahraman gibi…

Gürkan Ofis Mobilyaları