EDİTÖR

SAYFA EDİTÖRÜ

   Süleyman ERDOĞAN
   editor@kayserihaber.com.tr                      

   


Prof. Dr. Ünal ÇAMDALI


SUÇLU GAZALİ MİYDİ?

BİLİMSEL VE SİSTEMSEL BAKIŞ - Prof. Dr. Ünal ÇAMDALI


Bir zamanlar, kimilerine göre milletimizin geri kalması ile ilgili olarak ortaya konulan sebeplerden belki de en önemlisi; belli dönemlerde düşünsel ve kültürel dünyamızda etkili olmuş bazı bilim ve fikir insanlarının düşünceleriydi. Onların düşüncelerinin toplumdaki olumsuz yansımalarıydı. Bu hususta ismi en çok zikredilen düşünür Gazali idi. Bir kısım bilim ve felsefe insanları, en çok onu sorumlu tutardı. Onun bazı düşüncelerinin toplumdaki ilerlemeyi ve gelişmeyi durdurduğu iddia edilirdi…

Toplumların geri kalmasında; sahip oldukları anlayışlar, yaşam biçimleri ve zamana uygun değişimi sağlayamamaları mutlaka önemlidir. Ancak toplumun önünü açmaya ve onların gelişmesine hizmet etmeye çalışan düşün insanlarının bu tür bir rolü olabilir miydi? Onlar gerçekten halkı olumsuz mu etkilemişlerdi? Öncelikle bunu anlamak gerekmez mi?..

Halk arasında bizim kültürden olmayan bazı düşünce insanları ile ilgili olumsuz nitelendirmeler duysam da Gazali ile ilgili böyle bir tespiti pek duymadım. Zira halkın onunla ilgili böyle bir sıkıntısı veya problemi yok gibiydi. Yukarıda da ifade edildiği gibi bazı kimseler, farklı ithamlarda bulunsalar da halkın bakışı ve görüşü farklıydı. Zira bir zamanlar, klasik dini anlayış ile diğer konularda kitapları en çok satılan kişinin Gazali olduğunu düşünüyorum. Kimyayı Saadet kitabı buna en güzel örnektir. Pek çok evde bulunurdu. Ayrıca kendisinden de çok bahsedilirdi.

Bu hususta, bence sorulması gereken soru, Türk-İslam toplumlarının geri kalmasında Gazali bu kadar etkili olmuş mudur? Bugün bunu irdelemeye çalışacağız. Anlamaya çalışacağız. En azından gayret edeceğiz. Konuyu bilimsel zeminden daha ziyade düşünsel zeminde irdelemeye ve değerlendirmeye çalışacağız. Zira konunun çok boyutlu yönü mutlaka vardır. Ahkâm kesmek de doğru değildir. Konuyla ilgili, çok fazla kaynak olduğunu gördüm. Meraklıları kaynakları okuyabilir. Daha derin bilgiler de edinebilir.

Konuyu analiz etmeden önce aydınlanma konusuna göz atmak faydalı olacaktır. Aydınlanma nedir ve nasıl başlamıştır? Gibi soruların yanıtlarını bulmaya ve aydınlanmayı anlamaya çalışalım. İsterseniz konuya modern bilimden başlayalım.

 

Modern Bilimin Gelişimi

Batı dünyasında, aydınlanma döneminden sonra özellikle büyük bilimsel gelişmelerin ortaya çıktığı bir gerçektir. Bu dönem aynı zamanda modern bilimin de başlangıcı sayılmıştır. Bilimin başlangıcı ise ilk insanla başlamıştır. Bilim anlayışı, insanlığın başladığı yerde ortaya çıkmıştır. Bilimin en son geldiği ve geliştirildiği yer, günümüz itibariyle Batı dünyasıdır. Tabiri caizse batıda kemale ermiştir. Modern bilim daha çok deneye, gözleme, analize ve matematiğe dayanmaktadır. Ancak şurası da bir gerçek ki matematik Batıda değil daha çok Sümer gibi medeniyetlerle Türk-İslam dünyasında belli mertebelere ulaşmıştır. Bu da bir gerçektir ve bunda şek ve şüpheye yer yoktur.

 

Aydınlanma Çağı

Aydınlanma çağı denilen dönem, 18. yüzyılda başlamıştır. Temelleri ise Batı toplumlarında 17. yüzyıldan itibaren atılmaya başlanmıştır. Bu dönem, akılcı düşünceyi eski geleneksel anlayıştan, önyargılardan, değişmez kabul edilen varsayımlardan ve ideolojilerden kurtarmak şeklinde tanımlanmıştır. Böylelikle bilgiye erişmede, bilimsel yöntemlerin gelişimi benimsenmiştir. Batılıların karanlık çağ olarak tanımladığı dönemde, Avrupa’da dine aykırılık ortaya koyduğu gerekçesiyle bilim ve düşüncenin yasaklandığı bir zamanın yaşandığı da tarihsel bir gerçektir. O dönemler, Türk-İslam Coğrafyasına Avrupalılar tarafından yapılan seyahatlerde, buraların onlarda hayranlık oluşturması da tarihsel bir gerçektir. Türk-İslam dünyasının bilim ve medeniyette geldiği nokta, herkesçe kabul edilen önemli bir seviyedir. Pek çok Yunan kaynaklı eserlerin çevirisinin yapıldığı da bilinmektedir. Avrupalılar bu eserlerle birlikte diğer Türk-İslam Bilginlerinin eserlerini Latinceye çevirterek, aydınlanma çağının zeminlerini oluşturdukları da bilinen hakikattir. Zira daha önce de ifade ettiğim gibi kimi fizikçilerin ifadesiyle doğada sıçrama olmaz. Özellikle bilimsel gelişmeler, aniden ortaya çıkmaz. Belli bir altyapının kurulması ve belli sayıda bilim insanın yetişmesi ile gerçekleşir. Şimdi bunun tersini iddia etmek hakkaniyete aykırıdır. Birilerinin hakkının yenmesi demektir. Aydınlanmaya yol açan toplumsal hareketler; Rönesans ve Reform hareketleri olarak tanımlanmıştır. Çağın ortaya çıkmasında pek çok Batılı düşünürün de rolü olmuştur.

 

Gazali’nin Hayatı

1058 yılında İran’ın Horasan bölgesindeki Tus’ta (Meşhed) dünyaya gelen Gazali’nin künyesi, Ebu Hamid olarak kaynaklarda belirtilmektedir. Gazele köyünden olması nedeniyle bu isim ile anıldığı ifade edilmektedir. Zamanın pek çok âliminden (bilgininden) ciddi eğitim aldığı bilinmektedir. Özellikle Nişabur’da bulunan, Selçuklu Nizamiye Medresesindeki hocalarından Cüveyni, döneminin en meşhurudur. Daha öğrenciyken kaleme aldığı el-Menhul adlı fıkıh kitabını inceleyen Cüveyni, eseri o kadar çok beğenir ki “Beni sağken mezara gömdün; ölümümü bekleyemez miydin?” dediği kaynaklarda not edilir. Yine kaynaklara göre olağanüstü bir zekâya ve hafızaya sahiptir. Kendisi hakkında anlatılan bir hikâyede çok meşhurdur. Cürcan’da beş yıl süren bir eğitimden sonra memleketi olan Tus’a dönerken yolda soyguncular tarafından yolları kesilerek her şeyleri alınır. Ancak Gazali, hiç değilse ders notlarının verilmesi için eşkıyaların reisinden ricada bulunur. Eşkıya reisi de “Bilgileri kâğıtlara yazmak yerine hafızana yazsaydın, bu duruma düşmezdin!..” şeklinde bir söz söyler. Bunu ilahi bir ikaz sayan Gazali, üç yıl içinde, notların tamamını ezberler.

Nişabur’daki Nizamiye Medresesinde kelam, mantık ve felsefe gibi alanlarda eğitim almıştır. Matematik, gramer ve diğer dini bilimlere daha medreseye girmeden önce hâkimdir. Cüveyni’nin “Gazali derin bir denizdir” demesi de tesadüfi değildir. Hocasının vefatından sonra Selçuklu Devleti’nin Veziri Nizamülmülk ile tanışması, hayatında dönüm noktası olmuştur. Vezir onu dönemin en büyüğü olan, Bağdat Nizamiye Medresesi (Üniversitesi) Müderrisliğine (profesörlüğüne) atamıştır. Burada pek çok eser yazdığı da ifade edilmektedir. Belli bir müddet çalıştıktan sonra Bağdat’tan ayrılır. Şam’a ve diğer Kutsal Beldelere gider. Sonra tekrar geri gelir. Fakat onun için artık her şey değişmiştir. Eski şevk ve heyecanını da kaybetmiştir. “Önceleri mevki kazandıran ilmi öğretiyordum, şimdi ise mevki terk ettiren ilme çağırıyorum.” der.  Gazali özellikle bu dönemde, daha çok kendini sorgulamaya ve sorguladıkları şeyleri aşmaya çalışmaktadır. Farklı bir yapı içerisindedir. Sağlık sorunu da vardır. Ancak eser yazmaya hep devam eder. Ömrünün son zamanlarında doğduğu yer olan Tus’a geri döner. Evinin yanına fukaha (fıkıh alimleri) için bir medrese, sûfiyye (tasavvufa inananlar) için de hankah adı verilen bir merkez yaptırır. Ders vermeye ve kitaplar yazmaya ise devam eder. 18 Aralık 1111’de 53 yaşında vefat eder. Tûs’ta ünlü şair Firdevsî’nin mezarının yakınına defnedilir. Gazali ile ilgili olarak yazılan kaynakların hemen hemen hepsi; onun İslâm bilim ve düşünce tarihinde, eşine az rastlanır bir âlim(bilgin) ve düşünür olduğu hususunda ortak kanaat bildirir.

 

Felsefesi ve Mantık Anlayışı

Onunla ilgili yazılmış eserlerde; çok yönlülüğü, üstün yetenekleri, kolay ikna olmayan karakteri, bilimsel ve fikirsel düşüncede bağımsızlığa önem vermesi; gerçeğe ulaşmada en önemli özellikleri olarak kabul edilmektedir. Ayrıca gerçeği bulmaya ve kavramaya verdiği önemin, çocukluk çağından gelen, kalıpçı bilgileri aşmasıyla alakalı olduğu da vurgulanmaktadır. Bu konuda kendisiyle ilgili verilen bir örnek ilgi çekicidir. Bir kişi, “Üç ondan daha büyüktür” dese ve buna kanıt olarak da bir sopayı yılana çevirse; Gazali yine de on sayısının, üçten daha büyük olduğu konusunda şüpheye düşmeyecek; ancak sopanın nasıl yılana dönüştüğüne ise sadece hayret edecektir.

Gazali’nin Aristo mantığını, İslami bilimlere uygulama yolunu açtığı da kaydedilmektedir. Mantık ile ilgili yazdığı kitaplarda, ortaya koyduğu mantık metotlarını kullandığı ve mantık ilkelerini hiçbir zaman göz ardı etmediği belirtilmektedir. Hatta mantık bilimine yeni terimler eklediği de ifade edilmektedir. Gazali’nin en çok dikkati çeken yönü, determinist (gerekirci) anlayışı eleştirmiş olmasıdır. Aristo görüşünü benimseyenlere göre sebep ile sonuç arasında karşılıklı bir ilişki söz konusudur. Sebebi olmayan, bir sonuçtan bahsetmek mümkün değildir. Onlara göre doğadaki her olayın sebebi, yine doğadır. Gazali ise sebep-sonuç ilişkisini kabul etmekle birlikte bunun tabiattan gelen bir zorunluluk olarak düşünülmesini ret etmiştir. Ona göre böyle bir zorunluluk bilimsel olarak kanıtlanamaz. Tecrübe ve gözlemler; sebep ve sonucun art arda gelişini tespit açısından sınırlıdır. O bunların ilahi kudret tarafından, sırayla yaratıldığını savunmuştur.

 

Sonuç

Gazali’nin pek çok eseri, ölümünden yaklaşık bir asır sonra İbranice ve Latince’ye tercüme edilmiştir. Tehâfüt’l-Felâsife ve el-Kıstâsu’l-Müstakîm gibi eserleri de Batı dillerine çevrilmiştir Böylelikle sadece İslam dünyasını değil Batı dünyasını da etkilemiştir. Eserlerinde; kendinden önce oluşmuş birikimleri, mükemmel bir üslup ve sistematik içinde sunduğu da belirtilmektedir. Descartes, Pascal, Montaigne ve Hume gibi pek çok Batılı filozof, kendisinden etkilenmiştir. 

Bakış açısı sorgulamaya, araştırmaya dayalı olan bir bilim insanının; toplumların bilimsel gelişimi gerçekleştirememesinden sorumlu tutulması; çok da anlaşılmamaktadır. Bazı felsefe ve düşünce insanlarının, düşünceyi durdurduğu gibi bir iddiada bulunması da ayrıca ilginç gelmektedir. Hâlbuki aydınlanma çağında özellikle Avrupa’da ortaya çıkan düşünce akımı ile Gazali’nin tamamı olmasa da pek çok özelliklerinin örtüştüğü kısmen de olsa görülmektedir. Farklılıklar ve aykırılıklar da mutlaka olacaktır. Nihayetinde her şey birbirinden farklıdır. Yaşamın doğası böyledir.

Gazali bazı eserlerinde dünyevi işlerin önemsizliğini çok vurguladığı, maddi dünyanın öneminden daha ziyade manevi alanın öneminden bahsettiği iddiası da gerçek olabilir. Ancak bu da bir bakış açısı değil midir? Bir bilim veya düşünce insanı en nihayetinde görüş ve düşüncesini ortaya koyar. Onların yayılması için de çaba sarf eder. Onun görevlerinden biri de çalıştığı alanda, toplumu aydınlatmaktır. Görüş ve düşüncesinin toplumda taban bulması ise başka bir şeydir. Toplumun bir düşünceyi kabullenmesi veya reddi, düşüncenin topluma uyumu veya uyumsuzluğu ile yakından ilgilidir. Bu bakımdan, burada direkt olarak bir bilim insanını hedef almak veya suçlamak çok doğru değildir.

Gazali’den sonra pek çok düşünür, onun düşüncelerine eleştiriler getirmesine rağmen onlar toplum tarafından daha az kabul görmüştür. Toplumlar, kendilerine daha uygun veya uygulanabilir düşüncelere her zaman olmasa da genellikle açıktır. Zira bir kişinin etkilenmesi ile toplumların etkilenmesi aynı değildir. Düşüncelerin zorlama ile kabulü ise her zaman mümkün değildir. Düşüncelerin kabulü; toplumdaki anlayışla, inançla, zamanla, kültürel değerlerle ve onların toplumda karşılık bulmasıyla yakından ilgilidir. Dolayısıyla olayları bir de bu açıdan değerlendirilmesinin daha faydalı olduğunu düşünüyorum. Günümüzden dokuz yüz yıldan daha fazla bir zaman önce yaşamış, bir bilim ve düşünce insanını, günümüz sorunlarından sorumlu tutmak pek de akli gelmemektedir. Kaldı ki bilim ve düşünce zaten kendini yenileyerek ilerler. Hatta değişkendir, durağan da değildir. Düşünce durağanlaşmışsa bile bunun sorumlusu bilim ve düşünce insanlarından ziyade daha çok toplumlardır…

Düşünce ve kültür dünyamıza değer katan insanları, suçlamak yerine anlamaya çalışmak, bize daha çok şey katacaktır. Ayrıca bu tür insanlar genellikle düşünsel derinliği fazla olan toplumlardan çıkmaktadır. Eleştiri mutlaka olmalıdır. Eleştiri olmadan da gelişme beklenmemelidir. Ancak Gazali’yi eleştirmekten ziyade suçlayanlar, yıllar önce bir yazarın da dediği gibi galiba onu anlayamadılar

 

Hoşça kalın…