KANALIMIZA ABONE OL

YEREL BASINA DESTEK OL

 


EDİTÖR

SAYFA EDİTÖRÜ

   Süleyman ERDOĞAN
   editor@kayserihaber.com.tr                      

   


Prof. Dr. Ünal ÇAMDALI


TOPLUMSAL GÜVEN SORUNU

Bilimsel ve Sistemsel Bakış - Prof. Dr. Ünal ÇAMDALI


Değerli dostlar, günümüz dünyası; maddi yaşam seviyesi açısından geçmişle kıyaslanmayacak düzeyde yüksektir. Bu açık bir gerçektir. Geçen günkü bir yazımda da ifade ettim. Elektriğin olmadığı dönemleri gördük. Kasabada bir sağlık memurunun ve şehirdeki mahallede de özel bir otomobilin olmadığı zamanları yaşadık. Ülkemiz bu hususta önemli aşamalar kaydetti. Maddi olarak önemli ilerlemeler sağladık. Yaşam seviyemiz, geçmişle kıyaslanmayacak derecede yükseldi. Ancak bir taraftan yükselirken, diğer taraftan da bazı konularda düştüğümüz de başka bir gerçek değil mi? Toplumumuzda sosyal, kültürel ve diğer alanlarda bozunmalar yaşamaktayız. Örneğin, eskiden bir konuda söz verildi mi genel olarak yerine getirilmeye çalışılırdı. Maddi olanaklar da çok fazla olmamasına rağmen.

Daha öncede defaten belirttiğim gibi; eskilerin imtihanı yokluktu. Karacaoğlan da yokluktan sık sık şikâyet etmiş; üç önemli derdinden birinin yokluk olduğunu ifade etmiş. Ancak verilen söze sadakat ve sözü yerine getirme hususunda toplumsal alanda mahcup olmama durumu kişiler için oldukça önemliydi. İmkânsızlıklara rağmen, insanlarda bu duygular oldukça baskındı. Güvene dayalı bir ilişki anlayışı egemendi. Yalnızca güven mi? Merhamet, komşusunu ve yakın akrabasını gözetme, düşküne yardım, yetimi koruma, hatır gözetme ve diğer pek çok özellikler de yaşamın aktif anlayışları olarak toplumsal alanda etkindi. O zamanlar her şey dört dörtlüktü demiyorum. Her dönemde olduğu gibi o dönemlerde de yanlışlıklar, haksızlıklar ve diğer pek çok olumsuzluklar da oluyordu. Yeryüzü cennet değildi ki. Bu konuda yanlış bir anlayış oluşturmak istemiyorum. Ütopik mesajlar da vermek istemiyorum. Her zaman yaptığımız gibi kitabın ortasından konuşmak istiyorum. Ancak olumsuzlukların sayısı, maddi olanaksızlıklara rağmen şimdikinden daha azdı. Normalde çatışma, daha çok yoklukta olur. Kaynakların çok kıt olduğu toplumlarda olur. Yokluk beraberinde gürültü ve patırtıyı da getirir. Bu, çetin imtihanlardan biridir. Bunları bu toplum çok yaşadı. Daha çetinlerini de geçmişte yaşadı. Cumhuriyetimizin ilk dönemlerinde, derler ya toplu iğne bile yapamıyorduk. Toplu iğne yapamadığımız dönemi görmedim ama üç buçuk sente muhtaç olduğumuz dönemleri gördüm ve yaşadım.

Değerli dostlar, o dönemler toplum bu kadar maddi yetersizlikler içerisinde olmasına rağmen ilişkileri daha düzenli ve daha normatifti. Yazılı olmasa da geleneksel ve örfi değerlerin etkili olması, toplumun belli bir yapı içerisinde olmasını sağlıyordu. Yukarıda da ifade ettim ya toplumun ortak değerleri vardı ve bunlar da yaşamda etkindi. Sosyal yapı, çok modern ve çok gelişmiş olmamasına rağmen daha düzenliydi. Bu durum, maddi yetersizliklere rağmen toplumsal dağınıklığı engelliyordu.

Kimilerine göre bugün bazı modern ve gelişmiş ülkelerin sosyal yapıları, ortak maddi birliktelik temeli üzerinden gelişmiştir. Yani, toplum ortak menfaat zemininde birleşmiştir. Bu ne demektir? Maddi ortaklık ortadan kalkarsa tolum dağılır demektir. Burada toplumları bekleyen bir tehlike de var demektir. Bu, ortak maddi değerlerin ortadan kalkmasıdır. Maddi değerler her toplum için önemlidir. Bunu önemsiz kabul etmek, gerçeği inkâr etmek demektir. Hâlbuki bizim gibi toplumlarda, maddi değerlerden ziyade toplumu bir arada tutan temel unsurlar, maddi olmayan, kadim değerlerdi. Ben bunu geçmişte gördüm ve yaşadım. Bu unsurların en başında da güven duygusu vardı. O dönemler Kayseri´de bir kimse bir esnaftan herhangi bir şey aldığında, parasını da peşin ödeyemezse sorun olmazdı. Alıcı, satın aldığı malı alıp götürürdü. Senet sepet olmadan. Alan rahat, satan rahat; alan da razı, satan da razıydı. Zira arada güven ilişkisi vardı. Bu ilişkileri suiistimal eden olmamış mıdır? Mutlaka olmuştur. Ancak toplumun çoğunluğu etmemiştir. Etse böyle bir ilişki yapısı oluşmazdı. Oluşsa da dağılırdı. Hele hele Kayseri gibi ticaretin olduğu bir yerde, ticari ilişkiler de ticaret de gelişemezdi. Burası açık değil mi?

Değerli dostlar, ben Almanya´ya gittiğimde; Almanların ticaret anlayışlarının çok gelişmiş olduğunu gördüm. Üretimin, zenginliğin olduğu yerde bu kaçınılmaz bir sonuç denilebilir. Ticaret olacak ki üretim olacak, zenginlik olacak. Üretim ve zenginlik olacak ki ticaret olacak. Bunlar birbirlerine sebep ve sonuç ilişkisiyle bağlıdır. Ancak gelişimin temeli nedir? Diye baktığımda, bir hakikat gördüm. Bu hakikat, en temel hakikat olan güven duygusu idi. Orada alan ile satan arasında bir güven duygusu geliştirilmişti. Bu duygu, bizim eski kadim geleneğimizde olduğu gibi de değildi. Kişisel ilişkilere dayalı da değildi, belki. Belki kişisel ilişkilere dayalı olanlar da vardı. Bunu tam bilemiyorum. Ancak bu duygu sadece duygu boyutunda kalmamış, yasalarla hâkim kılınmıştı. Kandırdım, kandırıldım gibi duygular; ortadan kaldırılmaya çalışılmıştı. Ticaret, bu ilke üzerinden tanzim edilmiş ve bunun için teknik ve yasal düzenlemeler yapılmıştı. Örneğin, çok ücra bir yerdesiniz diyelim. Bir otomatik alışveriş makinasından bir şey almak istediniz. Parayı makinaya attınız ancak ürünü alamadınız. Kaygı duymanıza gerek yok. Bunu mutlaka bir şekilde size öderler. Ha ücra yerde olmuşsunuz ha şehir merkezinde olmuşsunuz, fark etmiyordu. Orada, ticaretin gelişiminde güven duygusunun çok önemli olduğunu fark ettim. Hilelerin terk edildiğini ve en büyük hilenin de tüm hileleri terk etmek olduğu prensibinin etkinleştirilmeye çalışıldığını gözlemledim. Hatta ünlü bir markanın sahibi bir Almanın; insanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi yeğlerim sözü de bu gerçeğin ifadesidir. Eski zamanlarda bizim kültür coğrafyamızda yaşayan bilge birisinin; biz öyle bir zaman yaşadık ki rahat ticaret yapardık. Zira ticaret yaptığımız insanların bizi kandırmayacağını bilirdik. Bu konudaki güvenimiz tamdı ifadesi de aynı gerçeğin, kültür coğrafyamızdaki başka bir yansımasıdır.

Güven duygusunun, toplumdaki anlamı ile ilgili olarak bizim dünyamızdan da pek çok örnek olaylar verilebilir. Eski zamanlarda geçen bir olayla ilgili anlatılan hikâyede, bu husus vurgulanır. Adamın birine, bilge birisi kefil olur. Ancak kefaletin bedeli ağırdır. Olay öyle gelişir ki kefil olunan istese sözünü yerine getirmeden kaçabilir. Ancak kaçmaz ve sözünü yerine getirir. Bilge adama sorarlar sen neden böyle bir sorumluluğun altına girdin? O da derki bu beldede, erdem diye bir şey kalmamış dedirtmemek için. Kefil olunana aynı soruyu sorarlar. O da bu dünyada güven diye bir şey kalmamış dedirtmemek için, der?

Değerli arkadaşlar, bu örnekten de görüldüğü üzere bugün batı dünyası için ortaya koyduğumuz bu anlayışlar bize uzak kavramlar değildir. Bizim geçmişte sahip olduğumuz ancak bugün kaybetmeyle karşı karşıya kaldığımız kavramlardır. Toplumsal güven basit bir özellik değildir. Toplumsal yapının sağlamlığı açısından, oldukça hayati bir özelliktir. Güveni kaybeden toplumların, çözülmesi daha kolaydır. Bu tür toplumlarda, dağılmaya ve çözülmeye doğru bir gidişat başlamış demektir.

Bugünlerde yaşadığım bazı olaylardan da gözlemlediğim kadarıyla, toplumda önemli bir güven sorunu oluşmuştur. Bu sorun daha öncede vardı. Ancak son dönemlerde daha da arttığını gözlemliyorum. Toplumsal yapımız bu anlamda sancılıdır. Bu açıdan, bu konu üzerinde hassasiyetle durulması gerektiğini düşünüyorum. Konunun, aynı zamanda sonsuzluk evrenine uzanan bir boyutunun olduğunu, oraya kadar da taşınacağı gerçeğinin de unutulmaması gerektiğini hatırlatıyorum. Sorumluluk hepimiz için geçerlidir. Başkaları için var, bizim için yok, demek istemiyorum. Sorumluluktan kaçışın ve ondan sıyrılmanın pek mümkün olamayacağını, ortaya koymaya çalışıyorum. Özellikle de kamusal alanlardaki pozisyonlarda olanlar için ehemmiyetin daha fazla olması gerektiğini vurguluyorum. Onların bu hususta, daha hassas olmasını tavsiye ediyorum?

 

Hoşça kalın?