Bir ara sosyal medyada "80'ler akımı" diye bir şey çıktı, hatırlarsınız. Yapay zekâyla üretilen görsellerde o yılların sokakları, arabaları, kıyafetleri yeniden canlandı; haberlere konu oldu, binlerce kez paylaşıldı. Herkes o fotoğraflara bakıp bir tuhaf oldu, bir özlem duydu. Oysa bizi asıl vuran eski eşyalar değildi. Renkti.

Bugün etrafınıza bakın. Araba almaya gittiğinizde önünüze konan seçenekler neredeyse hep aynı: siyah, beyaz, gri, olsa olsa lacivert. Evin banyosunu yeniliyorsanız yine beyaz ya da antrasit. Mutfak mı yaptıracaksınız, palet değişmiyor. Bir zamanlar rengârenk balonlarla kutlanan doğum günleri bile artık beyaz ve krem tonlarına teslim olmuş durumda.

Sanki hepimiz, fark etmeden, aynı renk paletinin içine çekildik.

Sadeleşme modası, minimalizm rüzgârı… Gözümüz her şeyin "sade" ve "şık" görünmesine o kadar alıştı ki başka türlüsünü yadırgar olduk. Ama şıklık uğruna hayatın kendisini fazla sadeleştirmiş olabilir miyiz?

Çocukken kırmızı bir bisiklet, sarı bir top, mavi bir çanta bizi mutlu etmeye yetiyordu. Şimdiyse bir ürünün "zamansız" sayılması için neredeyse siyah, beyaz ya da gri olması şart. Önce renkleri gereksiz bulduk, sonra demode ilan ettik, sonra sessizce hayatımızdan çıkardık.

Üstelik bu tekdüzeliğin ekonomik bir mantığı da var: Farklı renkte üretim üreticiye pahalıya mal oluyor; daha çok boya, daha çok stok çeşidi, daha karmaşık bir üretim hattı demek bu. Siyah, beyaz ve gri ise en düşük maliyetle en geniş kitleye satılabilen renkler. Yani "zamansız" dediğimiz o üç beş renk, belki de bize sunulmuş bir tercih değil, bize en kârlı gelen bir standart.

Bu yüzden şunu sormak hakkımız: "Kendi zevkimle seçtim" dediğimiz o gri kanepe, o beyaz araba gerçekten bizim tercihimiz mi, yoksa bize sunulan sınırlı seçenekler içinden yaptığımız bir seçim mi? Kapitalizmin en ustaca yaptığı şey belki de tam budur: Bize dayattığını, kendi tercihimiz sandırmak.

Aslında bu, insanın çok eski bir hikâyesi. Elimizdekinin kıymetini çoğu zaman kaybedince anlarız. Eski evi beğenmeyip yenisini yaptırırız, yıllar sonra o evin fotoğrafına bakıp "ne güzelmiş" deriz. Eski arabamızı küçümseriz, aynı modeli yolda gördüğümüzde içimiz cız eder. Renklerle de aynısını yaşıyoruz. Gözümüz hep bir üsttekinde, elimizdekine bakmaya vaktimiz yok.

Mesele kırmızı bir araba almak ya da evin duvarını sarıya boyamak değil elbette. Mesele, her şeyi daha kusursuz, daha modern, daha "iyi" hâle getirmeye çalışırken güzelliğin kendisini elimizden kaçırmak. Çünkü hayat yalnızca düzenli ve kusursuz olduğu için güzel değil; biraz dağınık, biraz eski, biraz renkli olduğu için de güzel.

Yıllar sonra bugün çektiğimiz fotoğraflara bakıp "keşke kıymetini bilseydik" diyeceğiz. O zaman anlayacağız ki renkler bir anda kaybolmadı; biz onları, farkına bile varmadan, yavaş yavaş hayatımızdan çıkardık.

Belki de artık durup elimizde kalanlara bakmanın vaktidir. Çünkü bazı şeylerin kıymeti, kaybolduktan sonra değil, biz onlara hâlâ sahipken bilinmeli.